Gecesi sümbül kokan
Türkçe’si bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...
Böyle demişti şair…Özetindi bu iki satır senin…
Müjden olmasa durulur mu bu hâliyle İstanbul’da.
Geceleri sümbül değil, köşe başlarında sarhoşların ağız kokuları var… Türkçesin de küfrü barındıran İstanbul’da kalınır mı?
Ecdât zamanında köşklerinde Kur’ân nidâlarının, Kanun’un, Ney’in bir de Ud’un bülbülleşirdi, şimdilerde ise her akşam partilerin yapıldığı nâmahrem seslerin, kahkahalar da boğulduğu bir gecenin İstanbul’unda kalınır mı?
Sokaklarında ecnebilerin bile huzurla gezdiği şimdiler de , kendi vatanın da bile sürgünde kalınan bir İstanbul’da durulur mu?
Ne dükkânları bizden, ne sokakları bizden olmuş İstanbul’un… Levhâlarında bizden olmayan isimler…
Sokakların adı artık bir mânâ yüklü değil…
Eskiden ölülerimizde bile bir mânâ yüklüydü…
Genç bir kızın mezarı gelinlik figürlüydü zamanın inceliğini anlatırdı… Şimdi mezarların bile ölümü hatırlatmıyor…
Süslü mermerlerde yapma bir çiçekle günün debdebesini hatırlatıyor bizlere…
Köşe başlarında İstanbulinli beyefendilerin yok artık…
Onun yerine saçı sakalı birbirine girmiş arkadan baktın mı kız, yüzüne baktın mı erkek tiplemeli gençlerin yer alıyor…
Gecelerin bile azizdi İstanbul…
Her akşam bir dostun evinde hatırlanırdı yâdigâr değerlerimiz…Şimdi İstanbul’um böyle değil…Gecesinde haramı günahı barındırıyor...Gece ile ticaret yapılmakta…Gece tacirleri,geceye hükmünü geçirmekte…
Denizin bile kıyılara bir zikir edâsıyla vururdu… Şimdi ise dalgalar ikiyüzlülüğümüzü vuruyor kıyılara…
Esnafın, o gün rızkını kazandıysa karşı komşusuna yollardı müşterilerini… Şimdi ise kocaman marketlerde rekabet için ‘rızk’ çalınıyor…
Ramazanlarında zekat vermek için fakirin bulunmazdı ,şimdi ise fakirin ganî olduğu,zenginlerin , zekâtı kendi hakları saydığı bir İstanbul kaldı….
Padişahının tebdili kıyafetle çıkıp halkla iç içe olduğu dönemlerin vardı… Şimdi ise sanatçıların(!),siyasetçilerin ve cebi para görmüşlerin kara gözlük takıp, siyah arabalarda, halka yüksekten bakan bir İstanbul kaldı…
Komşusunun güneşine bile tecavüz etmeyen hâne sakinlerin vardı… Bir bak şimdiki hâle evler iç içe, camlar yan yana…
diğer bina diğerinin üzerine bir karabasan gibi çökmüş….
Camları kafesli evlerin vardı ve her şey o kafes arkasındaydı… Şimdilerde ise ne cam, kalmış ne kafes… Dört duvarın sırrı cümle âlemin kulağında…
Baba evine helâl rızk götürmek için çabalardı. Rızkı neyse ona kanaat eden, elini suya dahi sürse bir bereket sunan ev hanımların vardı. Büyüğünün karşısında Allah’ın divânında durur gibi edeb ve hayâ sahibi gençlerin ve çocukların vardı. Bilirlerdi ki anne babaya itaat etmek “O’na ve Resul’üne itaat etmek “demekti…
Şimdiler de böyle değil… Baba midesini helal haram ne varsa doldurma peşine düşmüş. Anne zaten bambaşka bir âlem; dünya Ona hizmetçi, O dünyaya hizmetçi… Çocuklar ve gençlerin hâli ortada, boş bakan gözler, anne babayı ona itaat etmesi için var olduğunu sanmış “sanal çocuklarımız” kaldı…
Notalarından aşk dökülen Ney’in, Keman’ın, Kanun’un vardı… Şimdi herkes bunlara sahip ama Âşkı yitirdiler… Tınıları Âşk ile değil sitem ile yayılmakta âleme…
O’nun müjdesi olmasa, Ebû Eyyüb-el Ensâr ’ın olmasa… Asırlar öncesinde müjdelenmiş kumandanın Fatih’in olmasa… Bir asra imzasını atmış Padişahların olmasa, şehitlerin, şühedâların, yaşamış evliyaların olmasa kim dururdu bugünkü Şehr-i İstanbul’da ?
Sevdenur İNCİ



Resimler için eNÎse'ye teşekkür ederim..Üstad çok sağol her şey için...
Ve tabiki key'ime mini kupuruma çok teşekür ederim ... o olmasa be nnasıl çözerdim bu ecnebi sitenin dilini;)